Xalay

Günlük

Serbest Uçuş 1

Hayatta "çalışıyorum" demek için elle tutulur bir iş yapmamız ve genellikle işin size veya başkalarına fayda sağlaması beklendiğinden, o boş vakitlerimizde yaptığımız "kafa dinleme" veya kendi sesini dinleme mesaisi çoğunun gözünde olmaması gereken bir vakit olarak değerlendiriliyor. Her saniyemizi verimli ve kendimizi geliştirecek işlere ayırmalıyız; eğer bunları yapmazsak tembellik yapıyoruz. Kendimizi daha iyi birine dönüştürmek için hep en yüksek odakta çalışıp her gün %1 bile olsa dünden daha iyi olmamız gerek. Yani en azından toplumun her kesiminde böyle olması gerektiğine dair bir inanış var. Bu konuyu bir çok açıdan değerlendirebiliriz ki ilerleyen zamanlarda da değerlendireceğim; ama bugün daha kişisel bir kısma girmek istiyorum.

Bu yazıları yazarken amacım, haftalık bir konu seçip hafta boyunca o konu hakkında temel anlamda ne söylenmiş araştırıp yazıya dökmek ve bunu yapmaktan da büyük keyif alıyorum. "Konu bulma derdi yaşarım" diye düşünüyorum başta ama başlayınca her saniye aklıma "Aa, bu konu hakkında da yazı yazabilirim" gibisinden düşünceler geldiğinden hâlihazırda 15-20 yazılık konu başlığım hazır.

Hatta bu haftanın başlığı, üzerine durmayı çok sevdiğim bir dini konunun ilk yazısı olacaktı fakat bir türlü elim o konuyla alakalı yazmaya gitmiyordu. O yüzden daha farklı şekilde, bir kavram üzerinden değil hem daha gelişigüzel şekilde aklımdakileri dökmek hem de hobi olarak yaptığım bu işte yapmak istemediğim bir şey için kendimi zorlamak istemedim.

Bu yazı benim için de çok iyi olacak çünkü içimde kalan bazı şeyleri dökmek de istiyorum. Ne de olsa bir süredir video da çekmiyorum, bari yazı yazarak dökeyim.

Potansiyel Beklentisi

İlk başta, hayatımın her alanında zorluğunu çektiğim potansiyel konusu... Bunun üzerine ne kadar konuşursam konuşayım bitmeyen bir şey var. "Potansiyelim yok" desem olmuyor, "Var" desem "Hani nerede?" hissi geliyor. Zaten kendi içimden gelen bu potansiyel dürtüsü üzerine bir video çekmiştim; şu an sorun çektiğim şey dış etkenler.

İstemsiz fark ettiğim bir durum var ki yakın çevrem olarak adlandıracağım her insan benden bir şey bekliyor. Bazıları kabul etmese de kendileri hayalinde bir insan oluşturuyorlar ve ona uymam gerektiğine inanıyorlar. Ama öyle arada kalmışlar ki "Ben senin yaptığın hiçbir şeyi kısıtlamıyorum" deyip kendi hoşuna azıcık gitmeyen bir şeyde karşı tarafın hayatını zehir eden o toksik sevgili gibi... Sorsan bana karışmıyor ve fikirlerime değer veriyor ama kendi kafasındaki sınırları geçersem hem sözle hem de davranışlarla bana bunun yanlış olduğunu hissettiriyor.

Bundan acı duymuyorum ve kendi doğru bildiğim neyse onu yapacağım, bunda sıkıntı yok. Ama kendilerine açıktan "Seninle aynı fikirde değilim ve ben gerçekten o potansiyeli gerçekleştireceğim ama kendi şeklimde" diyemediğimden buraya yazmak zorunda kalıyorum.

Eğer zerre kadar potansiyelim varsa onun da üzerine çıkacağım ve siz bundan mutluluk duyacak kadar yakınımsanız, sizinle aynı fikirde olmasam bile benim işimi bana bırakın. Dünyadaki büyük insanları incelediğimde gördüğüm tek şey, o günün sıradanlığından farklı davrandıkları ve başta diğer insanları rahatsız edecek kadar farklı olmaları. Ben onlar farklı olduğu için farklı olmaya çalışmıyorum; gerçekten de farklı olup gerekirse rahatsız edici fikirlerim olduğundan potansiyelime inanıyorum.

Şunu da söyleyeyim: Hayatımdaki bazı sebeplerden ötürü fikirlerimin çoğunu söyleyemiyorum ama zaten o kalan kısım bile sorun yaşatıyor bana. Bu konuda söyleyeceğim tek şey; hissedilmeyen sevgi ne kadar önemsizse söylenmemiş fikrin de bir önemi yok. Öldüğüm gün arkamda bildiğim, inandığım ve savunduğum her fikrin öğrenilebileceği bir miras bırakmak istiyorum. Yaşıyorkenki amacım da öldükten sonra "Ne düşünmüş?" denilecek kadar önemsenen fikirlere sahip olmak.

Bunun için kendi elimde olmayan bazı kazanımlara sahip olmak (aile, maddiyat, büyüdüğün ortam vs.) gerekse de ben kendi elimle nereye kadar gelebilirsem ve (bir gün olursa) çocuğumu o kazanımlara en iyi şekilde ulaştırabilirsem oraya kadar gitmek istiyorum. Eğer fikirlerimi söyleyebildiğim bir vakit gelirse umarım rahatsız olacağınız fikirler olur; oradan anlayacağım yolumu.

Gri Dünya

Bir de günümüzde birinin hakkını savunmak için onun her dediğini kabul etmeniz gerekiyor, nedenini bilmediğim bir biçimde. "Adam bir söz söylemiş ve bunda bir problem yok bence, masum" diyorum; adamın sözünden bağımsız, hayatının başka bir yerinde yaptığı olayı önüme çıkarıp "İşte sen bu adamı savunuyorsun" diye geliyorlar. Çünkü hayatı siyah ve beyaz görecek kadar sığ ve bunun farkında değil. Onun için ya benimle aynı fikirde ya da benim düşmanım; arası yok.

Bir de şey var: "Benim karşıtım ama onun aklı yerinde." Bu da şey demek: Bana zarar vermeyecek konularda karşıtız, geri kalanında benimle aynı düşünüyor zaten. O kadar net ayrımı var ki onunla aynı fikirde olmayanın da onun istediği gibi hareket etmesini istiyor; yoksa onu düşman belirleyecek.

Öyle bir zamandayız ki ülkenin yarısı ya çok iyi ya çok kötü. Neyse, içimin sıkıldığı konular... Kitap okuyun, film izleyin, tiyatroya gidin, biraz ruhunuzu besleyin. Hayvan doğdunuz, hayvan yaşıyorsunuz; gri dünyaya gri olarak bakın, diğer uçlara sıkışmayın.

İnsanlığın Uzatmaları

Başka konuya geçeyim. Yaklaşık 3 haftadır stajyerim ve çoğunlukla iş hayatını gözlemliyorum. İnsanlar gününün çoğunu geçirdiği yerde nasıl davranıyorlar, neden burada olmaları gerektiğine inanıyorlar vs. Bunları incelemeye çalışıyorum çalıştığım esnalarda. Bu arada orada bildiğimiz işçi gibi, yıllarca orada çalışmış ağabeyler neler yapıyorsa onları yapıyorum; öğrenme eşiği düşük işler olduğundan kolay kapılıyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim: İnsanlık bitmiş. Kimse yardımsever gibisinden değil genel insanoğluna artık gerek yok; şu an sistemin uzatmalarını oynuyoruz. Şu an bulunduğum yerde yaklaşık 40-50 insan çalışıyor ve orada çalışmalarının tek sebebi makinelerden daha ucuz olmaları. Yani insanlara yardım etmek için ürettiğimiz makineler insanlardan daha değerli olduğu için insan çalışmaya devam ediyor. Buradaki bütün işleri, hâlihazırda var olan makineleri içeri yerleştirdiğimiz anda yalnızca 2 kişiyle halledebiliriz ve aynı çıktı çıkar.

Sanayi Devrimi'nden bu yana insanlığın üretim verimliliği zaten olağanüstü derecede katlandı fakat şu an bir verimlilik hesabından bahsetmiyorum, direkt gerek yok. Yapılan her işi en iyi ve yorulmadan 7/24 yapabilecek teknolojiye sahibiz. Bu arada bunu direkt oradaki en yetkili insanla konuşmamın sonunda söylüyorum; "Makineler pahalı olduğu için insan bakıyor oraya" dedi. Buradaki iş zaten pek zihnin kullanıldığı bir iş değil; genellikle fiziksel gücün ve el işçiliğinin ön plana çıktığı bir yer. Yani en azından sadece bu alan için bu kadar net konuşabilirim.

200 senedir fiziksel gücümüzü zaten makinelere devretmeye çalışıyoruz ama onların kullanılmasında gereken zihinsel güç için hâlâ insana ihtiyaç vardı. Yapay zekâ kardeşcan sağ olsun, o iş de çözüldü gibi duruyor. Önümüzdeki 50 senede insanlığın çok değişeceğini söylemek için herhâlde pek de bir donanıma sahip olmak gerekmez ama bu kötümser duran geleceği merakla bekliyorum, yalan olmasın. Bu kendini tanrı yapmak isteyecek kadar açgözlü ırkın kendi sonunu gözle görülen ve insan yapımı tanrı tarafından getirecek olmasını, içinde benim de bulunmama rağmen istiyorum. Sonunun gelmesini değil de bu mücadeledeki yolunu deneyimlemek...

Bazen şeyi düşündüğüm oluyor: Sovyetler'in yaşadığı optimizasyon sorununun o dönemin düşük iletişim teknolojisinden kaynaklanması aklıma geldikçe acaba yapay zekâ döneminde teoriye uygun devlet var olsa nasıl bir hâlde olurdu? Ya solcular kendi aralarında birbirlerini gazlıyor (ki yüksek ihtimal) ya da bu teknolojik devrimlerin sonu gerçekten de bir şekilde sosyalizme doğru gidecek. Bunun üzerine daha fazla düşüneceğim; şu an bu kanıya bir kafenin köşesinde oturduğum koltuktan geldim. Biraz bunun üzerine düşünüp tartışacağımız bir konu olur ileride.

Rölantiye Almak

Yazının başında bahsettiğim o boş vakit mevzusunu bahsetmemin sebebi; her hafta bir kavramı yazacağım kararını alırken kendime araştıracak ve kendime bir şeyler katacak bilgiler edineyim diye almıştım. Konuyu seçmeme rağmen elimin bir türlü gitmeme sebebi, doğrusunu bildiğim o bataklığa düşmüş gibi hissettirmesiydi: Kendime bir şey katmak için sevdiğim şeyi alet etmek.

Yazı yazmaktan hoşlanıyorum ve zihnimi boşaltıyorum burada. Hatta bu yazıları yazarken eğer bir konu üzerinde bakmam gereken bir şey yoksa hiç durmuyorum; kafamdan illa ne söyleyeceğim geçiyor, zaten elim bir şekilde klavyeye gidiyor. Günlük yazmaktan gelen bir alışkanlık olsa gerek... Çok sık yazmasam da kendimi kaybolmuş hissettiğim anlarda günlüğe sarılıp o anda zihnimden ne geçiyorsa oraya dökmekten büyük bir rahatlık duyuyorum.

Burada şu an yaptığım da o aslında: Aklıma gelen konuları başkasının okuyacağı şekilde günlük gibi yazmak. Hatta bu yazıya başladığım ilk anda yazıları 3 farklı türe bölüp kavramlar ve gündem haricinde bu şekilde ortaya karışık konularda, serbest bir şekilde yazdığım yazıları da eklemek istedim. Ve hatta şu an karar verdiğim şekilde ismi: "Serbest Uçuş". Burada bazen fantastik evrenler, bazen günlük gibi iç dökmeler (daha çok bugün olduğu gibi), bazen ileride yazacağım öykülerin daha küçük hâllerini barındırmak istediğime karar verdim.

Aklıma gelen her güzel fikir o boş vakitte geliyor ki muhtemelen sizin de öyle. Çünkü zihin sadece siz onu yorduğunuzda çalışmıyor; önceden yorduğunuz konuları kafada işlerken daha sağlıklı ve temiz karar veriyor. Bu yazıda çok tekrar ettim ama büyük insanların çoğu, yaptığı en iyi işleri kendileri inzivaya çektikleri zamanda başarabilmişler. Bu aslında biraz da odak meselesinin konusu, yine ileride konuşacağım ama size Çalınan Dikkat (Johann Hari) kitabını önereyim. Okuması oldukça kolay ve bu boş vaktin önemine orada değiniyor.

Serbest Uçuş'un ilk yazısını daha da uzatmayayım, şimdilik bu kadar olsun. Haftaya kadar neye karar verirsem o yazıda görüşmek üzere. Ne zaman okuyorsanız iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler!